BİR YETİŞTİRME YURDU MÜDÜRÜNDEN BİZLERİ GURURLANDIRAN YAZI

            BİR YURT İDARECİSİNİN KALEMİNDEN...

Sevgili Çocuklarım,

   Yurtta, yüzlerce kızımla geçirdiğim 11 yılı kendi yaşamımı, hayatın acıtan gerçeklerini sorguladığım zamanla, kendimi çok güçlü hissettiğim, zavallı ve çaresiz hissettiğim zamanlar aklıma gelmişti hemen…

      Yaşamın kendisi garip çelişkilerle dolu. Bir baba için bu kadar çok sayıda mutluluk kaynağı ve bu kadar hüzün…
Üniversiteyi bitirerek beni gururlandıran, canla başla çalışıp liseyi bitrebilen, okullarında birinci olan, elinden gelen çabayı gösteren, sabahlara kadar ders çalışan gençler…

      Ben bir yandan başarılarınızla övünüyorum, bir yandan da buradan sonraki yaşamınızda bir hata yapacaksınız korkusunu yaşıyorum. Yurttan çıktıktan sonraki yaşamınızda o kadar çok belirsizlikler, riskler ve zorluklar var ki. Her zaman düşünüyorum bunlarla gerektiği gibi baş edebilecek misiniz?
Bu yeni yaşantınızdaki dev dalgalarla, acımasız insanlarla, kronik sorunlarla, tek başınıza nasıl başa çıkacaksınız?

      Yurtta iken hepinize sürekli söylediğim gibi, her zaman sizlere tamamen güvenmek istiyorum. Kazandığınız kişilik ve karakterinizin yolunuzu aydınlatacaktır. Eminim ki karşınıza çıkan sorunları çözmek için elinizden geleni yapacaksınız ve yeni şeyler öğreneceksiniz.

      Bu ülkede yaşayan hepimizin içinde yetiştiğimiz bu topluma bir şeyler verebilme katkı yapma sorumluluğumuz olduğunu hep söylerdim sizlere. İnsan kendi çocuklarının yaşayabileceği sorunları düşünürken kendi yaşamındaki zorlukları anımsıyor. Kendimi yapayalnız hissettiğim zamanlar. Her şeyin çok zor ve üstesinden gelinemez olduğunu düşündüğüm zamanlar. Orta son sınıfta sıcak bir Haziran günü subay okulu sınavlarına girmek için 13 yaşımda Erzurum’a gittiğim ve gece yarısı Ardahan’a döndüğümde dünya’nın ne kadar karanlık ve ne kadar dipsiz bir kuyu olduğunu ilk kez bu kadar yalın bir şekilde görmüştüm. 16 yaşımda 1984 yılında 17 yaşımda iken üniversite birinci basamak sınavına girmek için Kars’a gittiğimde büyüdükçe hayatın bizlere yeni, zor ve başa çıkılması gereken sorunlar yüklediğini iyice anlamıştım.

      Ankara’da bir sene Gazi Üniversitesi Fen Fakültesinde ‘Matematik’ bölümünde okuduktan sonra, 1985 yılında tekrar sınava girip Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulunu kazandığımda, 4 yıl sonra ‘sosyal Hizmet Uzmanı’ olarak mezun olup mesleğe atıldığımda sorunlarla hangi yöntemlerle başa çıkabileceğim konusu kafamı meşgul etmeye başlamıştı bile. Sonuçta her birimiz neyin nasıl olacağını zamanla görüyoruz. Hiç kimsenin elinde hazır bir reçete yok.

Her insan ayrı bir dünya’dır. İçinde ne fırtınalar koptuğunu ve ne sevinçler ne üzüntüler yaşadığını hiç kimse tahmin bile edemez.

      Öğrenmeye açık kocaman beyinlerimizin sorduğu sorulara gücüm yettiğince akıllı ve doğru yanıtlar vermeye çalıştım. Ben de her şeyi bilmiyordum. Sizlere, bütün soruların yanıtının bilinmediğini bilimsel açıdan anlattım. Manevi dünyanızı desteklemek, her soruya yanıt bulabilmeniz için yaşamın kainatın yaratıcısı ve evrenin sahibinden yeri geldikçe söz ettim sizlere.

      Ailelerinizden bir büyüğün zamansız ve ani ölümü, boşanma, olumsuz yaşam olayları, sorumsuz anneler-babalarınızın hataları sizlere yuvalara sürüklemişti. Bizlerin görevi ise sizlere tekrar devletin sıcak elini uzatmak ve aslında hayatın o kadar acımasız olmadığını ispatlamak, ev dışında yaşamınızı sürdürdüğünüz Yetiştirme yurdu ortamında örselenmeden, mutlu bireyler olarak yaşamınızı sağlamaktı.

      Sevgili çocuklarım sizlere toplantılarda da söylediğim gibi cennet de cehennem de öbür dünyanın provası gibi bu alemde de vardır ve insanın içindedir. Yaşamını taşınmaz bir yük gibi görenler kendi görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyenler kendi ürettikleri bir cehennemde yaşarlar. Yaşamı, kendilerine sunulmuş bir armağan olarak algılayan ve çıkmaz sokaklarda evrenin sahibine sığınarak rahatlamayı bilenler, kendilerine cenneti bu dünyada inşa etmiş şanslı kişilerdir. Yaşam, gökkuşağının tüm renkleriyle ve güzellikleriyle donatılmıştır bunu unutmayın.

      Her anne baba için dünyanın en güzel insanları kendi çocuklarıdır. Genç kızların sevme ve aşık olma ya da bu duygularını serbestçe yaşama özgürlükleri vardır. Ancak her şey yerinde ve zamanı gelince.

            Çocuklar doğru şeyler öğrenerek ve iyi alışkanlıklar kazanarak büyümelidir. Onlara doğru şeyleri, çevre koşullarını ve sosyal ortamları öğretme görevi anne babalarındır.

      Anne babalar çocuklarıyla karşılıklı güvene dayalı pürüzsüz bir iletişim kurabilmeli, çocuklarına onların çok değerli oluklarını hissettirmeli, kişiliklerinin önemli olduğunu vurgulayarak sevgi ve saygıya dayalı derinlemesine bir sevgi ilişkisi tesis edebilmelidirler. Sizlere her zaman ‘değerli’ olduğunuzu hissettirmeye çalıştım. Baskıcı değil açıklayıcı, ayrımcı değil eşitlikçi, kişiliği ezici değil geliştirici bir ilişki çocukların demokratik bir ortam içinde büyümelerini sağlayacaktır. 

      İnsanlar hizmet sunulan eğitim, sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında devlet görevlilerinin temelinde ilk şu olmalıdır: İnsanları karşılıksız seveceksin, çünkü sevgi, insanı insan yapan güzelleştiren, yücelten ve mutlu kılan bir duygudur. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Çok duyarlı, duygulu ve iyiliksever olabildiği gibi vefasız, hain, nankör ve kalleş de olabilir. Bunların hepsi ihtimal dahilindedir. Ama yine de insanları karşılıksız seveceksiniz. İnsanlara duyulan sevgi, güven ve ilgi aynı şekilde yansıtılarak sevgi ve güven tesis edilir. İnsanları sevmek, kabul etmek onlara şans vermek, kendini ve başkalarını sevmek, kendine ve başkalarına saygı duymak iradesi güçlü ve karakterli kişilere özgü yeteneklerdir.

      Diğer insanları onlar için değil kendiniz için severseniz bitmez tükenmez bir enerji kaynağı emrinizde olur. Benim hayatımda oldukça zor kimsenin tercih etmek istemeyeceği ödülü az üzüntüsü çok olan bir oyundu. Zor bir işim vardı ve mesleğim benim kendimi ifade ediş tarzımdı. Biraz da bu zorluklar sayesinde ayakta kalabiliyordum. Böylesine kayıpları, zorlukları görünce yaşamın daha kolay olabileceğini düşünüyordum.

      Herkes hayalleriyle, cesaretiyle, korkaklıklarıyla, kabullendiği nevrotik yaşantısıyla en yapmacık halleriyle kendi yolunda ilerliyordu. Hepimiz artık bu oyunda yeterince ustalaşmıştık. Bu arızlarımızla da yaşayabileceğimizi öğrenmiştik.

      Ne kadar çok samimiyetsiz davranırsak o kadar kendimizden uzaklaşıyor ve ödüllendiriliyorduk. Bir türlü kendi kendimizi ödüllendirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayamıyorduk. Hep başkaları için önemli olan şeylerin bizim için de önemli olduğunu sanıyorduk. Yine çok kötü yanılıyorduk.
Ama ne yazık ki yaşamak biraz kendimizi ve biraz da başkalarını kandırmak değil miydi? Kendimize ve başkalarına zarar vermeden. 

      Artık çok şey öğrenmiştim. Gecelerin ne kadar uzun ve karanlık olduğunu, bazı istasyonların ne kadar dönülmez olduğun, birçok sevincin ne kadar büyük bir aldatmaca olduğunu birçok insanın ne kadar az insan olduğunu, dünyanın iyi insanların yüzü suyu hürmetine döndüğünü, geceden sabaha her şeyin değiştiğini ve hiç bir şeyin sürpriz olmadığını öğrenmiştim. Çok şey öğrenen insanların yaşamlarının çok daha çileli ve zor olduğunu da bu arada öğrenmiştim. 

      Yeni sorunları gördükçe yaşam daha başka ve kolay anlamlar kazanıyordu. Yediğimiz yemeklerin tadı değişiyordu ancak bir gerçek değişmiyordu. İnsan ne yaparsa yapsın kendisi için yapıyordu. 5 yaşında babasını kaybetmiş, yaşamının yarısını kendisinin başkalarının eğitimine adamış biri olarak hep iyi bir baba olmak istemiştim. Sadece iyi bir baba olmak…   

      Onlar benim yaralılarım, benim yalnızlıklarım, benim çocuklarım ve benim esirgediklerimdi…

İsmet Galip Yolcuoğlu...

  
927 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın